13 Temmuz 2014 Pazar

Morrissey: World Peace is None of Your Business ya da Hobi Olarak Yine Yaşa

(Yazı boyunca albümü WPINOYB şeklinde kısaltıp hepimiz adına faideli olmaya çalışacağım)



Tekerleme gibi, bilmece gibi, düz yazıda tek kelime, tek kelimede külliyat gibi. Kitabı filminden daha iyi, filmi kitabını aşan; çocuklara gece masalları, yetişkinlere sabaha karşı mavalları. Kalakalmışlık, icabında gidegitmişlik. Hisseder gibi, hisse değip kaçarak. Yakalar gibi olduğunda, kovalamanın konusundan çıkarak. Değmeler içinde en çok öpmeyi seçerek...

Aslında bu paragrafı Morrissey'in genel solo diskografisine genellemem mümkün. Söyleten de, genelleten de, WPINOYB'un, kişisel tarihimin albümü de olan ilk solo albüm Viva Hate'in ruhunu çağırması, taşıması ve neredeyse aşması sanıyorum. Evet, bu dünyadan ayrıca bir de The Smiths geçti ve bazı ruhlar çağırılmamak üzeredir ya; işte 2009'da zannımca vasat ötesi bir çalışma olan Years of Refusal'ın günahını çıkartmak suretiyle tüm ruhları kahvaltıya topluyor Moz. Masaya karnavalları, parade'leri, konçertoları, yıldızlar altında gitarlı İspanyol romantikleri, yorgun Fransız flâneur'leri, Amerikan başıboşları, İngiliz rebellerini doluşturmuş; öyle güzel bir harmanla hikayelerini iknaya gitmiş ki, kuş ol uç, kuş ol düş...

Albüm yine her zamanki salon erkeği çizgisiyle albüme de adını veren, aynı zamanda albümün -klibiyle de beraber- ilk single'ı olan şarkıyla politik tüm "değerlere" ve hükümetlere giydirerek açılıyor. Vergini öde, zengin daha zengin, fakir daha fakir olsun, ama yeter ki sus diyor. Ekliyor, sen oy verdikçe ve her şeyi onayladıkça coğrafyaları uçuruma sürükleyen fütursuz sürece çanak tutmaktan başka bir halt etmeyeceksin. Sözleriyle tipik Moz manifestosuna şahit ederken sıradaki 20 şarkı boyunca bizi ne gibi bir albümün beklediğini de müjdeliyor. No more you fool... "Ama?"

Neal Cassady Drops Dead ile devam ederken Jack Kerouac'ın Yolda'sını hatırlıyoruz. Bilen bilir belki, Cassady, Kerouac'ın Dean karakterini yaratırken etkilendiği bir "rol model" (Sonraları Kerouac kitaplarında Cody Pomeray olarak vücut bulacaktır gerçi). Aynı şekilde şarkı içeriğinin bir diğer dinamiği Allen Ginsberg de, Kerouac ve Cassady ile birlikte 1950'lerde Beat jenerasyonuna yön veren isimlerden ve meşhur "Howl" şiiriyle tabii ki. Şarkı, dahiyane zekası yanı sıra "catchy" olması bakımından da albümün en kolay kana girenlerinden. Özellikle "kurban mı yoksa maceraperest mi olmak istersin" diye sorduğu final kısımlarında giren gitar sololarıyla şarkı muhteşem kapanışların monumenti oluveriyor. Ayrıca sanırım şimdilik favorim.

Üçüncü şarkı I'm Not a Man, Moz'un şahsen ya da değil, yine üzerine fırlatılmış onlarca kimliği reddetmesi üzerine. Üzerinde yaşadığı dünyayı yok etmekle bağdaştırdığı testesteron hudutlarına giren ne varsa her şeye karşı çıkarak "adamlık buysa ben adam değilim" diyor kısaca. İstanbul ise, içinde yaşadığım şehre Moz'un sokaklarından ışıklarına kadar değmesi bakımından ziyadesiyle değerli olsa da müzikal olarak beni pek cezbedemedi. Belki zamanla inancı yitirmek, ait hissedemekle alakalıdır; hele şarkı bilhassa buraya aidiyetin övgüsünü "kahve gözlü çocuk" üzerinden verirken...

Earth is the Loneliest Planet... Modern insanın sıkışmışlığı gibi beylik laflarda dolanadursun, gezegenin yalnızlığı içinde hiçler uğruna hayat ertelemenin anlamsızlık vurgusu ve müzikal varyetesiyle "rağmen"lerin, "bile"lerin, "ama"ların güzelliği... Arka vokaller, aralara sızan elektrolar, tempoyu kutsayan organvari (kilise orgu) melodiciklerle "evet ama dans etmekten başka çaren varmış gibi" bütünlüğünü yakalıyor. Staircase at the University ile başarılı olmanın kendinden menkul mahiyetini özünden çalarak tüm bireysel ilişkilerin suratına çamur gibi sıvayarak devam ediyor, oradan The Bullfighter Dies ile boğa arenalarına (bir minvalde gündeliğimize) buyrediyor. Peşpeşe olmalarındaki anlamsal bütünlük manidar. Evet hepimiz matador ölsün, boğa yaşasın istiyoruz; hele ki "spor"un amacı tam tersi şekilde boğanın ölmesi gerekliliğiyken. Bu dramatik mise-en-scéne karşısında birileri eğlenmemiz gerektiğini söylüyor ve işin aslı eğleniyoruz da. Etik olan, hayvanın yaşamasını istemekken ama matadoru da tutarken bile birbirini öldürebilecek iki potansiyeli yine ölüme reva görmek... Başarılı olunca toplumda yer edinen, başarısızlık anında dokuz köyden kovulan gözler-önünde'liğin kutupsal çifte standart etiği, iyi'yi ararken kötü'yü istememizde müzminleşmemiş de ne? İğrenciz.

Kiss Me Alot ile ilk paragraftaki "değmelerden öpmeyi seçme"nin şarkısına geliyor ve zamanının You Have Killed Me'si ile enkaz altında kalmanın aman ne de hoş olabileceğini hatırlıyoruz. Smiler With Knife ile bunu hemen unutuyoruz; çünkü You Have Killed Me'ye muadil bir enkaz var artık, tam 8 yıl sonra. Severek öldürmenin, en çok da ölmenin tasavvurunu uzun zamandır iliklerime bu denli yapıştığını bilmiyorum ben. Şahsi favorimin Nead Cassady olduğunu söyledim ama "şahsi kere şahsi" diye bir şey varsa bu şarkıdan başkası değil. Zira, Time has frittered long and slow / All I am and was will go / But where to and why now?

Albümün son üçlük çeyreği, albümün sevmemde biraz daha diretecek olduğunu bildiğim bir alan. Kick the Bride Down the Aisle, aşk talebinin ekonomik arzda yattığına dair klasik Moz sivriliğine maruz kalırken, Mountjoy'un gitar rifleri "sözlerimizi dualar haricinde yüksek sesle söylemiyoruz, çünkü kimse umursamıyor" liriklerini parçalayarak içe içe işliyor ve standart albümün son şarkısı Obeo Concerto, isminden de anlayacağımız üzere enstrümanların valsi ve raksıyla Moz'un kişisel finaline imza atıyor. Ritm devam ediyor ama iyi olan herkes, her şey öldü ve "ben olarak ben" de "deneyen" tüm eski jenerasyon gibi ölmek üzere sıramı aldım diyor. Oldu mu adam?

Bitmiyor, delüks edisyonda 6 şarkı daha var. Moz'un son yıllardaki konserlerinde çalmayı çok sevdiği, enstrumantal olarak da konser alanındaki dramatik etkiyi arttırdığı her halinden belli Scandinavia ile tekinsiz bir hüzün hissediyoruz. Delüks bölümünün naçizane en iyisi olan One of Our Own ile devam ederken "give me the gun / i love you / a job half done / isn't done" öbeğinin saçmalık derecesindeki güzelliğine vuruluyoruz; müzikal olarak yarattığı etkiyi de hızlı giden arabanın camından çıkardığımız kafada buluyoruz. Drag the River ve Forgive Someone, aynı tonda iyi anlamda mızmızlanırken yine bir arada düşünmekten alıkoyulmadığımız "keyifli bir belirsizliğin" müziği oluyorlar. Julie in the Weeds, albümün geneline hakim olan "kimse tam olarak ne yaptığını bilmiyor farkında mıyız gençler"e selam çakıp Suedehead'in günbatımı çakırkeyfine öykünüyor; voila. Art Hound ile cümlesini toparlarken Moz, aslında tüm hayatı boyunca mikrofona "okuduğu" şeyleri "bakalım anlamış mıyız"a bağlıyor ve sen de imajın imajından, kopyanın kopyasından sıkıldıysan gel elimi tut diyor. Tükettik ama hala şarkılar söylüyoruz, birilerine adıyoruz, aşık oluyoruz, olmuyor nefret ediyoruz; birileri bu sırada bizi yönetiyor, birileri çok önceleri ölen sanatı sanat diye burnumuza dayıyor; ama sen gel elimi tut. Bakarsın yine hiçbir şey değişmez ve yine her şey çok güzel olur...

Image and video hosting by TinyPic



(Yazı boyunca albümü WPINOYB şeklinde kısaltıp hepimiz adına faideli olmama gerek kalmamıştır)








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder